Havayolu trafiğinin en sakin olduğu ayları yaşıyoruz.. Buna rağmen, başta THY olmak üzere tüm havayolu şirketlerinin insanı çıldırtan rötarları, biz yolcular için adeta kadere dönüşmüş durumda..
Ve bu rötarların istisnasız hepsinde, kendilerini haklı gösterecek bir yalan uyduruyorlar..
Siz de boynunuzu büküp, bu zırvalara inanıyor görünmek zorunda kalıyorsunuz..
İşte başıma gelen trajikomik bir örnek..
Tarih 21 Şubat 2010..
Yer İzmir Adnan Menderes Havalimanı..
THY'nin sabah 9'da kalkacak İstanbul uçağına bineceğim..
Hava günlük güneşlik..
Yani "hava şartları" palavrasının tutmayacağı bir gündeyiz.. En çok yarım saat rötar olur (artık yarım saatlik gecikmeleri rötardan saymıyoruz) düşüncesi ile tüm programımı ve toplantı trafiğimi ayarlamışım..
THY bankosuna check-in için geldiğimde, sinirli bir kalabalık beni karşılıyor..
THY görevlisi bayan, utana-sıkıla "9'da kalkan uçağımızın seferi iptal oldu, 10'da kalkacak uçakla birleştirildi" diyor...
Nedenini soruyorum, insanı kahreden o yanıt: "Bilmiyoruz.."
Bilen birisi var mı, yok..
Nezaket icabı, önceden haber verme düşüncesi, yok..
Uçağın iptal olduğu ne zaman belli oldu, bilinmiyor..
“Peki iki uçak dolusu insan tek bir uçağa nasıl sığışacak”, diye sorduğumda THY görevlisi sağıma bakmamamı söylüyor..
Başımı çevirdiğimde, nerdeyse bulunduğumuz bina büyüklüğünde bir uçağın yavaş yavaş körüğe yanaştığını görüyorum..
Airbus A 340'lardan birisi bu.. 13 bin km menzile sahip. İstanbul'dan kalkıp durmadan Chicago'ya kadar gidebiliyor..
*****
Tüm gün sürecek sıkıntılı bir süreç beni bekliyor.. Diğer yolcularla kaderimize razı olarak bekleşiyoruz..
Bu arada diğer havayolu şirketlerinin 9'da kalkması gereken uçakları birer birer havalanıyor.
Biz ise saat 10'da kalkması gereken uçağımıza, 10.15'te binebiliyoruz.. Sekiz koltuk sıralı, iki koridorlu bu dev uçağın içinde 300'ün üzerinde yolcuyuz. O kadar insanın yerini bulması, el bagajlarını yerleştirmesi, dırdırı kesip kalkışa hazır hale gelmesi epey zaman alıyor.
Ama pilotlarımızın ve kabin ekibinin acelesi yok..
Saat tam 11'de uçak pist başına geliyor.
Bu saatten sonra işin matrak yönü başlıyor. Yaklaşık 45 dakika sürecek bu yolculukta kabin ekibi bakalım nasıl hizmet verecek?
Uçağın kalkışı ve inişe geçmesi dışında, kahvaltı servisi yapılması için yaklaşık 30 dakikalık bir süre var.
Bu sürede 300'den fazla yolcuya kahvaltı dağıtılacak ve boşlar toplanacak..
Kalkıştan hemen sonra kabin ekibinin komedisi başlıyor.
Host ve hostesler, gülünç yüz mimikleri ile hızlı servis yapmaları için birbirlerini uyarıyor.
Daha yolcuların yarısına servis yapılmışken, o tanıdık ses işitiliyor diafondan, "Atatürk Havalimanı'na iniş için alçalmaya başlıyoruz.. Şimdi kemerlerinizi..."
Lokmalar insanların adeta boğazına diziliyor..
Ben ise öyle ters bir yerde oturuyorum ki, servis sıram geldiğinde yaka kartında Aylin yazan hostes, boş boş yüzüme bakıyor.
"Ya kardeşim senin yüzünde kahvaltı yapmış bir insanın siması var.. Bana iş çıkarma, al şu meyve suyunu uza" diyor sanki..
Aylin ile aynı fikirdeyim..
"Gerek yok, zaten inişe geçiyormuşuz" diyorum..
*****
O sırada gözüm THY'nin yayın organı Sky Life dergisine ilişiyor..
Badem bıyıklı Genel Müdürümüz Temel Kotil'in başyazısını okuyorum.
THY'nin 18 Ocak'ta dünyaca ünlü Barcelona futbol takımının ulaşım sponsoru olmasını ballandıra ballandıra anlatıyor Kotil..
Adeta dalga geçer gibi, "Hepsi bir 'star' olan ve patronlarımız olarak ilân ettiğimiz yolcularımızın 2010 yılında THY'de aradıklarından daha fazlasını bulmaları için var gücümüzle çalışacağız" diyor..
Takımın efsane kaptanı Xavi ile (Şavi diye okunuyor) yapılan bir söyleşiyi okuyorum sonra.. Kendi ülkesindeki yolcularına nasıl işkence çektirdiğini bilmediği için, THY hakkında ahkâm kesiyor.
Gün içindeki tüm programı altüst olan, bilet aldığı şirket tarafından aptal yerine konan bir 'star' olan ben, bundan sonra zorunlu olmadıkça THY'yi tercih etmemem gerektiğini bir kez daha anlıyorum..
Ve şu soruyu soruyorum THY yönetimine:
"Türk" yolcularına nedensiz ve gerekçesiz iki saatlik rötar yaptıran "Türk" Hava Yolları, acaba Barcelonalı futbolculara aynı işkenceyi reva görür müydü?
Bu soru çengeli hâlâ zihnimde askıda bulunuyor..
********************************
İşte tam da istenilen türde gazeteci örneği
Türkiye "demokratikleşiyor ve özgürleşiyor" ya, basınımızda da bunun örneklerini görmesek şaşardım. Özgürleşmenin içinde, zırvalama özgürlüğü de var..
İşte buna en müstesna örnek..
Fethullah Gülen'in sahibi olduğu Samanyolu TV'sinin haber spikeri,
Balıkesir'deki grizu faciasında 13 kişinin yaşamını yitirmesini getirip Türk Silahlı Kuvvetler'e bağlamış. Öyle bir ima yapmış ki izleyenleri şaşkına çevirmiş...
Bakın ne diyor, Asım kardeşimiz:
"Sevgili seyirciler tabii nasıl bir bağlantı kurabilirsiniz. Biz sadece hatırlatma yapıyoruz. Geçen sene Aralık ayında Bursa'da bir maden kazası meydana gelmişti. 19 madencimiz can vermişti. Peki bu olaydan hemen bir gün önce ne olmuştu bir hatırlayalım. İstanbul'a cumhuriyet savcılarına İbrahim Fırtına, Aytaç Yalman, Özden Örnek gelip ifade vermişlerdi. Geldiklerinin hemen ertesi günü, pazar akşamı ise Bursa Mustafa Kemal Paşa'da 19 madencinin öldüğü maden kazası vuku bulmuştu. Dün gözaltılar oldu, Balyoz Darbe planıyla ilgili, bugünse ne yazık ki işte Balıkesir Dursunbey'den gelen böyle bir maden kazası haberi var."
*****
Eeee, salya-sümük memleket meselelerine çözüm arayan Fethullah'ın "şakirdi"nden de başka bir inci bekleyemezdik..
Bravo Asım! Senin gibiler her basın kuruluşuna lazım..
Bu akla ziyan zırvayı tevil edecek değilim, ama şunu söylemeden geçemem: Çok
değil on yıla kadar 2008-2010 yılları arasında yaşananlar birer birer yazılacak.. Kimin bu vatana nasıl ihanet ettiğini, kimlerin maşası olduğunu, dış bağlantılarını, Türkiye'nin nasıl profesyonelce hazırlanmış bir kumpasın içine sürüklendiğini, bu kumpasın yerli işbirlikçilerini birer birer ortaya dökecek..
Asım gibiler şunu unutmamalı: Bugün içeride olanlar yarın dışarıda, bugün dışarıda olanlar yarın içeride olabilir..
Hazırlıklı olmak lazım, Şakird Asım..
********************************
Şu Çılgın Türkler'in gerçek mimarı öldü..
2005 yılı nisan ayının sonunda düzenlenen TÜYAP İzmir Kitap Fuarı'ndaki, Bilgi Yayınevi standında yepyeni bir kitap ilk kez kolilerden çıkarılıyordu... O kitap, yıllardır itilip kakılan Türk halkının, "el kitabı" olmuştu neredeyse... Sayfalarında gözyaşları akıtılıyor, "Ne hale geldik be?" deniliyordu...
Kitabın adı, "Şu Çılgın Türkler"di... Kısa sürede 1 milyondan fazla fazla satış rakamına ulaştı. Bu rakamdan daha fazlası, korsan olarak basıldı, kaldırımları süsledi.. Kimi zaman bir günde 65 baskı yapıldığı bile oluyordu.. Bilgi Yayınevi'nin sahibi Ahmet Tevfik Küflü, kitabın bu başarısıyla Ankara'da vergi rekortmenleri sıralamasına girerek 11'inci olmuştu. 2007 yılında yaptığımız bir söyleşide, "Korsan olmasaydı Ankara'nın değişmez vergi rekortmeni Rahmi Koç'u sollardım" demişti..
Şu Çılgın Türkler'i, yazarı Turgut Özakman'dan sonra ilk okuyan kişi Ahmet Tevfik Küflü'ydü... Uzun yıllar Özakman'ı böyle bir eser yaratması için çok zorlamıştı..
Küflü'yü geçtiğimiz günlerde yitirdik..
Türk halkında okuma alışkanlığının oluşması için hayatını veren Küflü'nün anısı önünde saygıyla eğiliyor, 45 yıldır kitabın ışığını yansıtan Bilgi Yayınevi çalışanlarına gecikmiş bir başsağlığı diliyorum..