Bu Kez Mardin...

  • 0
  • 2.954
Yazı Boyutu:

Bu hafta size, değişiklik olsun diye, Mardin gezimden söz edeceğim. Sürekli sağlıklı beslenmeyle ilgili yazıp duruyorum. Bir kere de arada yaptığım kaçamaklardan söz edeyim dedim. Herkes diyetisyenlerin hiçbir şey yemediğini sanır. Bakın, kilomu koruyarak nasıl döndüm, ayrıntıları dikkatle okuyun.
Bir yere gitmek istedim ve Meristur’ u aradım. Bu bir kültür gezisi olmalıydı ve yalnız hafta sonu gidilip dönülebilmeliydi. O hafta sonu Meristur da, Mardin’ e gidiyormuş. Ekibe takıldım. Gidiş, uçakla 2 saat sürdü. Şehre giriş, gece gerçekleşti. Ortalık karanlık olduğundan henüz hiçbir şeyin farkında değildik.

Otel, taş binaydı. 800 yıllık Artuklu Otel’ inde ünlüler kalmış. Sarımtrak, çok iri taşlarla örülü ve bir tarihi eser olduğu çok açıktı. Kapıdan girdiğim anda, yerdeki incecik el dokuması ipek gibi eskitme görünümlü fakat gerçekten çok eski ve değerli bir halıya basmamak için kenarından zıpladım, “hiyyh” dedim, kıyamadım. Halbuki o halılardan otelin her yerinde varmış. Odalarda, tüm otelde olduğu gibi, duvarlar taştandı. Pencereler ferforje, otele tv, tuvalet aynası, duşakabin vb her ne yapıldıysa, antik dokunun içinde sivriltmeden teknolojiyi yerleştirmişlerdi. İyi dinlenmenizi sağlayan son derece ortopedik bir yatak vardı. Tüm gün gezecekseniz bu önemlidir. Keyifli bir kahvaltıdan sonra minibüse bindik.

Yerler Arnavut kaldırımı, yer gök sarımtrak taşlarla inşa edilmiş tarihi binalar, taşlarda oymalar, ağaç kapılar, demir kapı tokmakları… Biz Egelilere göre kentte güzellik, yeşil ve maviyle ölçülür. Mavi gökyüzündeydi. Mezapotamya ovası ise yalnız bu mevsimde yeşildi. Sonuçta yeşil de vardı, mavi de… “Öğren bunları” dercesine her yerin sarı taş binaları buram buram tarih kokuyordu. 36 yaşıma gelesiye kadar hep yeşilin ve mavinin peşinde koştuğuma utandım. Bunu çok daha önce yapmalıymışım meğer… Meğer sarı da çok güzelmiş…

Fotoğraf makinem ve cep telefonumun hafizası yetmedi sokakları, tarihi eserleri çekmeye… sebzeye tutkunumdur. Gelirken “Aç kalır mıyım?” dedim, kilomu zor korudum. İstediklerimi bulabildim ve istemediklerimi de yedim. Pişman değilim. Hayatımda bir kereye mahsus da olsa Rıdo’ nun yerinde aşırı yağlı olmayan kebap yedim. Her yerde baharatsız, fakat Mardin’ de baharatlı pişen kebap, bu kadar mı uyumlu olur ki; içindeki yağ asla rahatsız etmedi. Badem şekeri diye bir şey icat etmişler, tarçınlı ve mahlepli; yemeye doyamazsınız. Toplamda 1 haftada 1 çay bardağı kadar yediğimi cesurca söylemeliyim.

Zeytiniyle meşhurmuş. Biz de zeytin sadece Ege’ de var sanırız. O kadar minik minik, leblebi kadar küçük bir zeytin ki çekirdeği gözle zor görülürmüş. Yerli halk bile yiyemeden, yurt dışına çok ciddi meblağlara satılırmış. “Nasra Teyze” Mardin gezginlerine kapılarını açarmış. Beyaz saçlı, şık giyimli bir Süryani Hanım. Yaşına dair tek ipucu saçları. Oldukça dinç. Ailesi çok güler yüzlü. Theodora, torunu, ninesi gibi kumaş boyama yapıyor, çok gülümseyen, çok güzel bir kız çocuğu… Ve Narsa Teyze’ nin kızı da son derece kibar bir hanımefendi. Gerçek nar ekşisi üretip satıyor. Çok candan insanlar. Nasra Teyze el boyaması bezler satıyor. Motifler ise dini ögeleri yansıtıyor. Aynısını Mardin’ de gezerken Sabancı müzesinde de gördüm. Çok eskiden beri Mardin’ de bu işlemeleri yalnız kendisi yaparmış. Pencerelerinde ucu işlemeli perdeler, yerdeki taşlara basmaya kıyamazsınız… Ayak bastığınız taşları bile oyup çiçek desenleri yapmışlar. Hepsini fotoğrafladım. Ve Hristiyanlığı ilk kabul eden kesim olan Süryaniler’ in bir ailesinin evini gezme şansına nail oldum. Çok mutlu ve şanslıyım.

“Nasıl anlaştınız, hangi dilde konuşuyordunuz?” diyeceksiniz. İnanamayacaksınız ama tüm yerli halk Türkçe biliyor. Diğer konuşulan diller Aramice, Kürtçe ve Arapça. Aramice, Süryanilerin konuştuğu bir dil. Arapça gibi yazılıyor. Sağdan sola doğru ve harf karakteri tamamen Arapçaya benziyor sadece biraz daha köşeli… Neredeyse tüm tarihi eserlerin üzerinde Aramice yazılar var. Milattan önce birçok medeniyet, devamında Artuklular, Selçuklular, Osmanlılar ve Atatürk oralardan, gelmiş, geçmiş… Hristiyanlığı ilk kabul edenler kendilerine taştan oyulu mağaralarda güvenli ibadet yerleri oluşturmuş. Binlerce kibrit çöpünden manastırlarının maketlerini yapmışlar ki; bu bile ibadet gibi ve büyük bir sabır işi… Çok temiz, bakımlı, şık, yumuşak atmosferli, ağaçlar ve çiçeklerle dolu, nefis bir havası var manastırlarının… Her yerde el dokumaları, dini motifler, dini resimler, hepsi tarihi eser, hepsi el yapımı, korkunç kıymetli bir yapı… Bir saniyeniz boş geçmiyor, nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz. O duvarlar içinde dışında asırlar boyu gelip geçenler, korkular, cesaret hikayeleri, direniş, güç, inanışlar, birliktelik, saygı ve hoşgörü…

zledim, dinledim ve doyamadım.
Süryaniler de atalarının yaşadığı bu topraklarda Araplar ve Kürtlerle aynı sokakları paylaşıyorlar. Birinin cenazesi olduğunda diğer dine veya uyruğa mensup komşu, onun acısını paylaştığı gibi evine yemek yardımında bulunuyor. 3-4 farklı din, dil ve kültür bir arada nasıl dostça yaşıyor, inanamazsınız… Bu anlamda dünyanın Mardin’ den öğrenecek çok şeyi var. Çok iddialı gelecek size ama; “Dünyada böyle bir yer var mıymış?” diyeceksiniz…

Rehberimiz Fatih çok güler yüzlü, çok bilgili, sorulara çok ayrıntılı, çok derin bilgi verebilen bir genç. Çok keyifli sohbet edebilirsiniz. Her fırsatta aracını temizleyen, takım elbiseli, kol düğmeli, pırıl pırıl ve nazik şoförünüz Erdal Bey de, araç kullanırken yerel türküler söylüyor. Merak ediyorsanız, türkü söylerken hiç yanlış bir yola sapmadık, çok dikkatli araç kullanıyordu. Fatih bey de, Erdal bey de yerli halktan biri… Meristur un sahibi Filiz Hanım da aynı zamanda rehber ve ofisinde İzmir’ de oturmadı, bize gezi boyunca eşlik etti. Sorumluluk sahibi ve işinin son ana kadar başında duran bir acenta sahibi.

Sokaklarda Rehber Fatih Bey, sokakları, kapıları ve tüm ince motiflerin, tokmakların, binaların öykülerini anlatıyor. Kadınlar eşlerini pencerelerde beklerken görebilsin diye, 2 bina arasına altından sokak geçecek biçimde köprü vazifesi gören, evin devamı gibi görünen bağlantı yerleri yapılmış. Pencerelerinde kadınlar beklerken tüm sokağa hakimler. Kapı tokmakları kapının her iki yana açılan kapağında da var. Biri ince ses, diğeri kalın ses çıkarıyor. Hanım ziyaretçiler ince ses çıkaran tokmağı kullanıyor, erkek ziyaretçiler ise diğerini… Dizilerde gördüğünüz o konaklar, yerli halkın asırlardır her gün ailecek kullandıkları tarihi evler... Bir tarihi eserin içinde yaşadığınızı düşünün… Düşünün ki; tüm sokaklar aynen evler gibi özenle buram buram, adım adım tarih… Merdivenle çıkılan sokaklarda bir ev diğerinin manzarasını bozmuyor. Manzara; gözün alabildiğine Mezapotamya ovası, uçsuz bucaksız mavi gökle birleşiyor ileride bir yerlerde… Kapılar ceviz ağacından, oymalı, büyük… Ve hacca gidebilen ender ailelerin kapılarının üzerlerinde Kabe resmi, Arapça yazılar… O evin önünden geçerken köşede minare var; cami sanırsınız, minarenin uç kısmında haç, içerisi manastır… İnanılmaz bir tarih, örtüşme ve dostluk…

Kentte çok yüksek bir yerde kale var. Kale çok gösterişli. Mardin’ in her yerinden görünüyor. Mardin: “Kaleler” demekmiş. Mardin’ in sokaklarında yürüyoruz yürüyoruz bitmiyor. Mardin’ de heyecanınız her adımda ayrı bir keşiften kaynaklanıyor. Kızları da güzel bu arada laf aramızda… O sürmeler de neyin nesi? Çok cesur ve çok yakıştırarak… Eh, gezerken aç kalacak değiliz, şişte ızgara ciğer yedik. Oldum olası o bildiğimiz Arnavut ciğer bana ağır gelir zaten… Bulgur pilavını baharatlı ve çok hafif yapmışlar, vıcır vıcır yağlı değildi asla… Yanındaki lavaşlara dokunmaz ve yalnız bulguru yerseniz, bol su içerseniz, tatlıları tadımlık yerseniz kilo almadan paçayı kurtarabiliyorsunuz… Ama tadımlık da olsa yediğim peynirli un helvası ve künefe ve irmik tatlısı ve üzerindeki dondurma bile bizim İzmir’ de yediğimizden çok çok daha az şekerli, oldukça az yağlı, inanılmaz hafif ve yemeye doyamayacağınız cinsten… Ucundan kıyısından derken ben de kilomu korumayı başardım. Başınızda diyetisyenle gidin, yoksa ipin ucu kaçar. Bana haber verin, ben bir daha sizinle gelirim. Ama siz mutlaka gidin.

Hasankeyf’e de  gidildi...
4 mevsim boyunca Mezapotamya ovası yemyeşil olması gereken bir yer…
Ovadan sular geçebilir ve Hasankeyf köprüsü sular altında kalabilir…

İnanılmaz derecede harap olmuş, ve sahip çıkılmamanın sonucu olarak ta doğal etkenlenler iyice erimiş…
Görmeden önce üzülüyordum Hasankeyf köprüsü için… 

Bir köprü de olsa tarihin bir dönemine tanıklık eden bir yapının yok olması yerine yaşamasını istiyordum…

Ama,

Köprünün neredeyse finaline yakın halini gördükten sonra üzülmenin gereksiz olduğu düşüncesi içimi kapladı.  Çünkü her geçen zaman diliminde adım adım eriyor, dökülüyordu.  Bölgede taşlar, kayalar bir bir düşüyor kendiliğinden, eriyor, zaten riskli ve halkı içinden boşaltılmış bir kayalıklar görüntüsüydü…

Ha sular altında kalmış bir Hasankeyf Köprüsü, ha eriyip dökülmüş, yuvarlanarak yok olmuş bir Hasankeyf Köprüsü …
Körü körüne engel olmayalım suların mezapotamya’ ya ulaşmasına…

O topraklar, o tarihi doku, daha da yeşil ve daha da verimli olsa, doğu da kalkınsa çok mu…  Kalkınmamızın istenmediği bir dış dünyayla sarılıyız.
Köprü başka bir yere itinayla taşınabilir ve hatta beraberinde restore edilebilir.

Akıllarınıza gelen muhtemel sorulardan biri de güvenlik mi? Hiç merak etmeyin. “Terör de ne?” dersiniz. Mardin çok güvenli, yerli yabancı turiste dost, bilinçli, memlekete toprağına nankör değil. Şortla gezen de var, kara peçeli de… Kimse fotoğraf çekenin önüne geçmiyor. Herkes sattığı şeyleri size tattırıyor ve gülümseyen yüzüyle tekrar tekrar tatmanız için size ısrar ediyor. Çok çok ince işçiliğin bulunduğu gümüşçülük de çok gelişmiş. Eğer siz de benim gibi değerli taşlarla işlenmiş gümüş takılara meraklıysanız, kahvesi seviyorsanız, gümüş, tepsilerde, takılarda, kahve fincanlarında ve bu fincanların kahve soğutmayan kapaklarında gümüş nasıl duruyor, gidin de bir görün … Menengeç kahvesi, Süryani kahvesi, Türk kahvesi vb çeşit çeşit kahve kültürü… Eh laf aramızda, benim kahvelerin şekersiz de olsa galiba gezide dozu kaçtı.

Çok gezdik, çok gördük, çok öğrendik ve daha da önemlisi büyülendik. Orada yaşayanlar çok şanslılar. Her adımı tarih fışkıran, sanat şaheseri bir yer. Kimsenin kimseye karışmadığı, her kültürün ve dinin kardeşçe yaşadığı, güler yüzlü insanları var. Beni en çok etkileyen de birbirinin dini günlerini kutlayan farklı dinlere mensup insanların olmasıydı. Belki de bu doz dünyada tektir. Dediğim gibi dünyanın Mardin’ den, Mardinli’ den öğrenecek çok şeyi var. Yaşasın Meristur ve Mardin, yaşasın kardeşlik.

YORUM YAZ
Arşiv