Bu köşeden bir Gürer Aykal geçti…

Bizimizmir Medya Grubu Kültür Sanat Editörü Aylin Akdoğan, müziğin duayen şeflerinden Gürer Aykal ile çok özel bir ropörtaj gerçekleştirdi.

  • 0
  • 542
Bu köşeden bir Gürer Aykal geçti…
© bizimizmir.net
Yazı Boyutu:

Bir Aylin Akdoğan Ropörtajı

Konusunu şimdilik boş verelim ama çoğumuzun “Rüzgâr Gibi Geçti” filmini bildiğini ve hayatının bazı anlarında filmin isminden esinlenip, yaşadığı o an’ı yine bu isimle zihnine yazdığına neredeyse şüphesiz inanırım.

İşte ben de, yaşadığım bir an’ı malûm filmin ismiyle özdeşleştirip zihnime yazdım hatta sadece yazmakla kalmayıp, kazıdım da…
Ve bu an’ı sizlerle de paylaşmak isterim!

Hazır mısınız?

Lütfen herkes koltuklardaki yerini alsın ve telefonlar sessize alınsın!

Çünkü az sonra bu satırlar aracılığıyla önünüzden ‘rüzgâr gibi’ bir Gürer Aykal geçecek!

Çoğumuzun bildiği bir isim duayen şef Gürer Aykal…

Kendisini ya üstün başarılarıyla basında çıkan haberlerden ya da TRT’de yayınlanan konserlerinden illâ ki biliyorsunuzdur, görmüşsünüz ve duymuşsunuzdur.

Peki ya onunla tanışabildiniz mi?

O ince ve kibar sesiyle sizi selamladı mı mesela?

Kendisiyle bir kare bile olsa bir fotoğraf çektirip an’ı ölümsüzleştirmek istediğinizi söylediğinizde bunun için sizden daha fazla istekli olduğunu görüp, heyecanınızın size; “haydi ben kaçıyorum çünkü bana ihtiyacın yok ki kanka” dediğine şahit oldunuz mu?

Sahnede onu canlı canlı izleyip, nasıl da devleştiğini bütün tüyleriniz de sizinle birlikte ayaktayken gördünüz mü?

Bir konser sonrası kulisini ziyaret ettiniz mi peki?

Tüm ziyaretçilere açık olan o kuliste tüm şıklığı ve kibarlığıyla sizi de kucakladı mı?

Hatta siz, kulise girmeye çekinip dış kapıda beklerken onun sizi kapıdan gelip aldığı oldu mu?

Siz oturmadan oturmayan, siz konuşurken susan ve gözlerinizin içine bakarak sizi can kulağı ile dinleyen, anlatırken bir şeyleri, sesindeki ve tavrındaki naifliğiyle sizi büyüleyen, hayat hikâyesiyle kendine hayran bırakan, kocaman bir içtenlikle sarılıp kucaklayan, sizi hem ağlatan hem güldüren ama illa ki sevdiren bir isim Gürer Aykal…

Çok şanslı olduğumu düşünüyorum çünkü yukarıda sorduğum tüm soruların cevabı bende mevcut.
Hatta öyle ki; röportajımız bittiğinde yanından ayrılırken elime kondurduğu buse, bana kendimi 19. yüzyılın klasik bir eserinin sayfalarında yerimi almışım gibi hissettirdi…

Ülkemizin gururu, duayen şef Gürer Aykal’a bizi kırmayıp vakit ayırdığı için bu satırlar aracılığı ile çok teşekkür ederim, minnettarım.

Sizleri de, Mozart’ın bir eserinin eşsiz ezgisini dinliyormuş gibi hissedeceğiniz bu röportajla baş başa bırakıyorum…

Sizi bir de sizden dinleyebilir/ okuyabilir miyiz?
Öncelikle Bizim İzmir Magazin dergisine beni konuk ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Derginizi ilk kez bu hafta gördüm, inceledim ve çok beğendim. Ellerinize sağlık. Beni bana sordunuz ve ben de müsaadenizle kendimi anlatayım. Eskişehir Çifteler Köyü’nde 1942 yılında Mayıs’ın 22’inde dünyaya geliyorum. Babam köy enstitüsünde müzik öğretmeniydi. Aradan yıllar geçtikten sonra köy enstitülerinin malûm kapatılmaları neticesinde atamalar yapıldı. Biz de o dönemde önce Kahramanmaraş’a daha sonra da Diyarbakır’a gittik. Ben ilkokula orada başladım ve bitirdim. Babam köy enstitüsünde müzik öğretmenliğinin yanında mandolin ve keman çalmayı öğretiyordu. Dolayısıyla ben de çok erken yaşta kemanı, mandolini, birçok müzik enstrümanını evde gördüm ve bu sayede de müziğe yakınlığım böylelikle başladı. Ben daha hiçbir şey bilmezken 4 yaşında gamları yapmaya başladım. İlkokula başladığım yıllarda da mandolin orkestrası vardı ve babamla birlikte ağabeyim yönetiyordu. Başka okullardaki orkestralarla da zaman zaman birlikte konserler verirdik. Diyarbakır Belediyesi konserlerimizi kente megafonlarla duyururdu. Ben o konserlerin hemen hepsinde bulundum. Bazen solo konserler de verdim. O zamanlar müzik müfettişleri varmış ve bu müzik müfettişleri okulların müzik öğretmenleri ile önceden yaptıkları yazışmalarla beraber müziğe yeteneği olan çocukların geldikleri zaman yeteneklerini göstermelerini isterlermiş. Biz Diyarbakır’dayken bizim okulumuza da geldiler. İki müfettiş vardı. İsimleri Şeref Çayıroğlu ve Halil Bedii Yönetken. Bakınız isimlerini hiç unutmadım bu iki saygın insanın. Halil Bedii Yönetken’i size böyle sorduğum zaman bilmeyebilirsiniz ancak Ankara Marşı’nı mutlaka duymuşsunuzdur. İşte kendisi bu marşı yapan kişidir. “Bak postacı geliyor, selam veriyor” ve “Küçük asker” de kendisine aittir. Bana da kulak sordular. Yani onlar ses veriyorlar, siz de sesleri söylüyorsunuz. Ben o sesleri adlarıyla söyledim. Bu onların biraz şaşırmalarına sebep oldu ama mutlu da oldular. İnsana annesinden, babasından genetik birtakım şeylerin yanında bakın başka şeylerde geçiyor, kulak gibi. Siz bir müziği müzik olarak duyuyorsunuz ben ise sadece nota olarak duyuyorum. Benim de öyle bir Tanrı vergisi kulağım var. Benim Ankara Konservatuvarı’nda sınava girmemi istediler hatta başka arkadaşlarımı da seçtiler ve 1953 yılında ben Ankara Devlet Konservatuvarı’nın sınavına girdim. Yatılı olarak keman bölümünü kazandım, Necdet Remzi Atak’ın öğrencisi oldum. Yine Necdet Remzi Atak birçok kişinin pek bilmediği bir isim. Onun bana sık sık anlattığı bir anısını anlatarak size kendisini tanıtmak isterim. Derdi ki; “akşam motor sesi duyunca hemen eşime derdim ki çabuk kalk pantolonumu ütüle. Hemen ütülenir, giyerim, kravatımı takarım. Kemanımı alıp çıkarım ve beni o motor alır Çankaya’ya Mustafa Kemal’e götürür. Onun huzuruna gelirim o da “gel çocuk” der. Kemanımı çıkartırım, bana “Tosca aryası çal” der ve ben de başlarım çalmaya. Zaman zaman Paşa çok duygusal olur ve kemanın burgusunu kendi omzuna koyar.” Yani Atatürk’le bu denli yakın bir keman öğretmenim oldu. Öyle yoğruldum ben de…
Sonra ne oldu? Bir balerine aşık oldum. O zamanlar hediye alacak param yoktu ve ufak bir eser yazdım. Sonraları o eseri arkadaşlarımla birlikte çalmaya başladık. Sonra da keman bölümündeki eğitimle şefliğin yürüyemeyeceğini daha ağır bir eğitim gerektiğini anladım. Zaten benim öğretmenim Necdet Remzi Atak’ta sen Adnan’ın öğrencisi olacaksın diyordu. Adnan dediği de Ahmed Adnan Saygun’du. Artık 1960 yıllarına geliyoruz. O dönem öğrenci hareketleri vardı ve benim de korom ve bandom vardı. O zamanlar Kızılay’daki o olaylarda çok coplar yedik. Kendi okulumuzda da yönetim değişiklikleri istedik. Biz daha çok sanatçının okulumuza gelmesi için, daha çok sanatçı tanıyıp, öğrenmek için, kütüphanemizdeki plakların çoğalması için birtakım eylemler yapardık. Gerçek söylüyorum tek talebimiz buydu. Müdürümüz Ulvi Cemal Erkin’i görevden aldılar o dönemde. Ulvi Cemal Erkin bana çete başı derdi. Beni çok severdi ve ben de onu çok severdim. Fakat Ahmed Adnan Saygun kendi arkadaşına yapılmış bu olaylardan ötürü beni pek sevmezdi. Bir gün ben kompozisyon bölümü sınavına girerken büyük bir cesaretle onun dirseğini tuttum ve “hocam ben sınava gireceğim ve sizin öğrenciniz olmak istiyorum. Eğer beni almayacaksanız bu sınava girmeyeceğim” dedim. O da bana “hele bir gir de” dedi. Sınavda gerçekten çok zor şeyler sordu. Dediklerine göre 44 dakika kulak sormuş. Ve sonra beni not olarak 10’la aldı. Her ne kadar onun arkadaşının görevden alınmasına çete başı olarak sebep olsam da…

Derslerde beni arkada oturturdu. Çalışkandım ama çalışkanlığım hocamın verdiği ödevleri bitirmeye yetmiyordu çünkü onun ödevleri bitmiyordu. Birisi bana bitiriyorum falan dese de ben inanmazdım zaten. O benim hep babam gibi oldu ve ben de onun oğlu gibi oldum. Onun Atatürk ile olan ilişkisini de anlatmak isterim. Ahmed Adnan Saygun 27 yaşında genç bir besteci ve 1934 yılında bir gün Atatürk yanına çağırıyor onu ve ona “bir opera yazacaksın” diyor. Operanın adı Özsoy. Türkiye ve İran kardeşliğini simgeleyen bir opera ve Atatürk bizzat librettosu üzerine çalışıyor, bunu besteleyeceksin diyor. Ve Saygun büyük bir çalışma içine giriyor, hatta evine gitmeyip orada kalmaya başlıyor. Bir taraftan yazıyor, yazdıkları çoğaltılıp orkestraya veriliyor filan. Orkestra, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ve eser sahnelenecekken o dönemki orkestra şefi Zeki Bey orkestrayı Adnan Bey’e vermemiş. Bunun üzerine İstanbul’da Cemal Reşit Rey’in Yaylı Çalgılar Orkestrası var ve emirle birlikte onlar getirtilmiş. Eseri de onlar çalmışlar. Ankara Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın o dönem yaylı çalgıları yok, nefeslileri var. Ve 19 Haziran 1934’de de İran Şahı Türkiye’ye gelmiş, onun şerefine de konser verilmiş. O gün o yemeğe Atatürk hocamı da davet etmiş ve yemek esnasında Şah’a “oğlunuz nasıl diye” sormuş. O da bilmiyorum ki Zürih’te demiş. Ve Atatürk’ün oradakilere “çocuk Zürih’i bağla” demesiyle birlikte Şah’ı o gün o yemekte Zürih’teki oğluyla telefonla görüştürmüş. Düşünebiliyor musunuz? Yani o gün o misafire operayı izlettirip, oğluyla telefonla görüştürüyor. Ne kadar çağdaş bir görüntü. Benim de o değerli hocamla keman bölümü 9 yıl, kompozisyon bölümü 8 yıl geçti. Tembel bir öğrenci değildim, ancak bu sürede bitirebildim.

Ben hep orkestralar kurdum. Küçük orkestralar oldu ve pek çok konserler verdik. O konserlerime Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın o zamanki şefi Ephraim Lessing geldi, hocam Ahmed Adnan Saygun geldi. Önemle eklemek isterim ki Ulvi Cemal Erkin çok başka bir insandı ve bir gün size onu ayrıca anlatmak isterim. Mezun olunca yine bana hocamın çizdiği yola istinaden İngiltere’ye gittim. Çünkü İngiltere’de verilen şeflik eğitiminde orkestrayla bizi birleştirme saatleri vardı ve benim her hafta 45 dakika orkestrayla çalışma şansım oluyordu. Mesela bu Almanya ve Fransa’da yoktu. İngiltere’de sınava girdim ve kazandım. Eğitimim sürerken bir de orada Krallık Akademisi vardı ve onun da şeflik bölümünü bitirdim. Bitirince Krallık Akademisi Türk Büyükelçiliği’mize bir yazı gönderiyor. 16 yıldır bu diploma kimseye verilmedi ve şimdi bir Türk’e veriliyor ve kutlarız diyor. Büyükelçi de bunu Türkiye’ye gönderiyor. Ülkemizde de Milli Eğitim Bakanı’na gönderiliyor ve onlar da eğitimimi bitirdim diye bursumu kesiyorlar. Ben bir süre gerçekten aç kaldım. Ama yine hocamın Milli Eğitim Bakanı’na giderek bu büyük bir başarıdır ve öğrencimiz eğitimine devam ediyor, daha İtalya’da okuyacak demesiyle bursum tekrar devam etti. Sonra İtalya’ya gittim. Roma’da o zamanlar hatta bence bu zamanların da en ünlü orkestra şefi Franco Ferrara’nın öğrencisi hatta asistanı oldum. 3 buçuk yıl sonra da yurda döndüm.
Peki başka bir meslek düşünmüş müydünüz hiç?
Ben de çocukken tellerden arabalar yapardım, sürerdim ve kamyon şoförü olmayı isterdim herhalde. O zamanlar bir oyuncak bile yoktu ve kendimiz yapardık. Ancak babam hep “benim oğlum müzisyen olacak” derdi. İnanın dışarıdaki okullarda teorik olarak bir şey yok. Orada ben sadece şefliğin tekniğini orkestraları fazlaca yöneterek öğrenmiş oldum. Mesela Franco Ferrara’nın bütün orkestrayı nasıl yönettiğini gördüm, izledim. Bunları bilmezseniz işiniz gerçekten zor. Franco Ferrara bir şeyi yanlış yaparsanız nasıl bağırırdı anlatamam. Keşke şimdi de olsa da bağırsa.

Eğitimim de bir de eklemek istediğim şey, Kilise müziğini öğrenmem oldu. Kilise müziği dediğim de bugünkü hali değil Rönesans döneminden önce yani çok eski çağlardaki müzikten bahsediyorum ve bunları biz kültür olarak bilmiyoruz. Bu müziği Vatikan’da okudum. Orada rahibeler ve Papazlar ile birlikte okudum. Aralarındaki tek Müslüman bendim. Beni de çok sevdiler.
Bunu hocam Ahmed Adnan Saygun istedi. Hocam o müziği bilmeden ortalığa çıkmamı istemedi.

Hiç eksik bir şey kaldı mı?
Var tabii olmaz mı? Türkiye’nin 40 kentinde orkestra kurmak istiyordum. 20 kentinde de opera- bale. Ben bunu yapmaya çalışmıştım. Bunu yapamadık. Bunun tek sebebi siyasettir/ siyasilerdir. Çünkü halkın gözünde hiçbir zaman bir opera bir bale, bir orkestra yadırganmaz. Öğrencilerin heveslerini, annelerinin heyecanını bir görseniz. Müzik çocuğu geliştirir ve müziğin zaten tıp tarafından kanıtlanmış faydaları var. Çok istememe rağmen bir tek bunu yapamadım.

Cumhuriyetimizin 100. yılına geliyoruz ve maalesef ülkemizde 10 tane bile orkestramız yok.
Size çok kısa İzmir Devlet Opera Bale’sinin nasıl kurulduğunu anlatayım. Ben 1978- 1979’da Devlet Opera Balesi Genel Müdürü oldum. Bazen doğru zamanda, doğru yerde, doğru insan olmak bazı doğruları da doğuruyor. Kültür Bakanı’mız Ahmet Taner Kışlalı, Başbakan’ımız Bülent Ecevit ve Cumhurbaşkanı’mız Fahri Korutürk’dü. Saygıyla anıyorum… O zamanlar İzmir’de opera ve bale yok. Ben Ankara Devlet Konservatuvarı’ndayken şan bölümüne gelen en iyi sesler bu yöreden yani İzmir’den, Muğla’dan geliyordu. Genel müdür olduğum dönemde İzmir’de Elhamra Sineması vardı ve o zamanlar onu farklı bir şey için kullanmak istemişler. İzmir’deki müzisyenler o zaman beni aramıştı ve sen gelip burayı kirala ve burada konserler yapalım dediler. Ben de çıktım geldim. O gün bana Elhamra’da bir kemancı sevgili Kemal Kutucuoğlu çaldı ve müthiş bir akustik vardı sahnede. Sonra ben hemen Ankara’ya döndüm ve Kültür Bakanı’mıza durumu anlattım. O da bana gerekçesini yaz dedi ve ben de yazdım. Bakanlar Kurulu’na girdi yazdığım gerekçe. Tabii en sonunda biz İzmir’de o küçük salonda bunu başarmış olduk. Bu başarı orada size inanan birilerinin/ siyasilerin olmasıyla da çok ilintili. O yüzden bu tip görevlere gelen arkadaşlarımızın, sanatçılarımızın bu anlayışla devam etmesini isterim. Mesela şu anda Devlet Opera Bale’nin Genel Müdürü sevgili Murat Karahan aynı zamanda çok da başarılı bir tenor. İnanıyorum ki güzel başarılara imza atacaktır. Mesela bir Diyarbakır’da neden opera- bale olmasın!

Yeni neslin mesleğe ilgisi nasıl? Yetenekli arkadaşlar var mı?
Müthişler. Çakı gibiler ve ben de iyi şefler. Bu mesleği daha ileriye taşıyacaklar. Yeter ki buna siyasiler de inansın, destek olsun. Yani bize imkân, bütçe… ayırsınlar. Biz zaten eğitimleri veriyoruz ve konservatuvarlar var.

Yeni dönem projeleriniz neler?
Ben en son Newyork’da bir orkestra kurdum. Nasıl bir zorluk anlatamam. Adı New Manhattan Sinfonietta. Orada mutlaka bir Türk eseri, bir Türk ses koyuyorum. Bir de onların bildiği bir senfoni koyuyorum ve gelip izliyorlar. Yani salona gelenin çıkışta Türkiye ile ilgili düşüncelerinin değiştiğine kesinlikle inanıyorum, eminim. Biz onlara kendi çağdaş kültürümüzü ne kadar verirsek onlar da bizi o kadar tanır, sever. Sanatçı olarak bize düşen görev de budur.
Ayrıca bu dönemde ülkemizdeki konserlerimiz de devam edecek. Burada bir önemli bilgiyi de eklemek isterim. Ülkemizde uzun yıllardır aynı zamanda düzenli konserler de düzenleyen iki önemli orkestramız var. Bizim komşularımızda bile olmayan bir şeydir bu. Biri Borusan İstanbul Filarmoni ve diğeri de Bilkent Senfoni Orkestrası ve bunların da başında iki önemli isim Asım Kocabıyık (Borusan İstanbul Filarmoni) ve İhsan Doğramacı (Bilkent Senfoni) Onları da saygıyla anıyorum. Aslında özel sektör de budur. Vatanından aldığını vatanına veren…

Son olarak ben Mozart desem siz neler söylemek istersiniz?
Mozart Türk adını dünyaya en çok duyuran bestecidir. Bence onun Türk Marşı’nı bilmeyen yoktur. Bu milyonlar hatta milyarlarca insan demek bir yerde. Onun “Saraydan Kız Kaçırma”operası, Keman Konçertosu… hepsi de muhteşem. Ayrıca özellikle hamile kadınlarda onun eserlerinin çocukta yaptığı gelişimi, yine doğan bir çocuğun 4-5 yaşına kadar onun eserleriyle birlikte gelişimi… Bunları başka bir şeyle ifade edemezsiniz. Hep şunu derim Tanrı bizi Mozart’sız bırakmasın.

YORUM YAZ
Diğer Haberler

Tesadüfen oyuncu oldum

Yeni bir hayat ,yeni bir şans ve yeni bir çağ için…

Zizi ve Nunu benim kahramanlarım

Çeşme benim en son demir attığım yer

Can Sen- Sen Can

Dedem Yetiştirdi