Şeker Ağa konuk

Yayınlandığı süre boyunca “En Çok İzlenen Dizi” kategorisini kimselere kaptırmayan “Muhteşem Yüzyıl” dizisinde harem mutfağının baş aşçısı, herkesle arası iyi olan ve özenerek yaptığı yemeklerle hanedan üyelerini memnun etmek için çırpınan Şeker Ağa Bizimizmir'e konuk oldu...

  • 0
  • 6.057
Şeker Ağa konuk
© bizimizmir.net
Yazı Boyutu:

Aylin Akdoğan

Röportajıma başlarken biraz düşünüyorum…

Aklıma ilk önce “Çoban Yıldızı” dizisindeki Cabbar karakteri geliyor. Sazıyla birlikte “tut elimden yak beni, istemezsen bu aşkı otur baştan yaz beni” diyerek bizi ağlatan Cabbar.

Sonra da…

“Azraille Dans” filminde iki kardeşten biri olan Niyazi geliyor. Güldürürken bizi, bir o kadar da düşündüren Niyazi.

Elbette ki hatırlamadan ve hatırlatmadan olmaz Şeker Ağa’yı!

Yayınlandığı süre boyunca “En Çok İzlenen Dizi” kategorisini kimselere kaptırmayan “Muhteşem Yüzyıl” dizisinde harem mutfağının baş aşçısı, herkesle arası iyi olan ve özenerek yaptığı yemeklerle hanedan üyelerini memnun etmek için çırpınan Şeker Ağa.

Bu satırlara daha onlarca dizi ve film eklemek mümkün elbette ancak ben ilk aklıma gelenleri paylaşmak istedim sizlerle.

Ve artık hazırım Yüksel Ünal’ı daha yakından tanımaya ve tanıtmaya…

Aylin Akdoğan: Aslen İzmirli bir ailenin çocuğu olarak Almanya’da doğuyorsunuz ve 9-10 yaşlarında İzmir’e geliyorsunuz. Devamını da sizi tanımak adına sizden dinleyelim.

Yüksel Ünal: Elbette kolay olmadı. Almanya'da bütün hayatımızı Türkiyeli bir sosyal çevreyle ve Türk filmleri izleyerek geçirdiğimizden çok zor alıştım da diyemem. Karşı komşumuz Bayan Kleinhofen'in yerine Türk filmlerinde aynını gördüğüm Neriman teyzeyi görmek hem heyecan verici hem de çok huzurluydu. Bayan Kleinhofen’in bahçesine rahatlıkla girip musluğundan su içmek ayıp ama Neriman teyzenin bahçesinden su içmek, hatta elinden salçalı ekmek yemek ne büyük keyifmiş. Şimdi buradan bakınca daha iyi anlıyorum. İnsanın kendi ülkesinde olması gibi yok. Geldiğimiz günün ertesi sabahı, müstakil evimizin balkonundan şirin mahallemizi izlerken, henüz tanışmadığımız Meço’nun (Mehmet) çizgili pijamayla ekmek almaya bakkala gittiğini gördüğümde nasıl da şaşırmıştım!... Ertesi sabah ben de aynını yaptım. Yani alışmam iki gün sürdü desem yeridir. Belki de bir yıl sonra Almanya, tatlı bir hatıra olarak kişisel tarihimdeki yerini aldı. Şimdi 49 yaşında bir baba, bir eş olarak en büyük isteklerimin arasında, bir kerecik de olsa, büyüdüğüm sokağı ve evi görmek için Almanya’ya gitmek var. Londra’ya kadar gidebildim. İlk fırsatta, inşallah, bu isteğimi yerine getireceğim.

AA: Ne hissettiğinizi hatırlıyor musunuz peki ilk kez Türkiye’ye gelince?

YÜ: Sınırdan girer girmez, babamın, yollarda gördüğü her meyveden satın aldığını anımsıyorum. Nasıl bir özlemse, meyvede bulmuş tüm devasını sanki. Herkes ama herkes Türkçe konuşuyor. Bu bir yandan mutluluk bir yandan da zordu benim için. Bazı şeylerin Türkçesini bilmiyordum çünkü. Beni bakkala “minare gölgesi” almaya yolluyordu dayım. Bakkal da “dayına söyle, taze bitti, yarın gelecek” diyordu. Dayımın, ben masum masum bakarken nasıl gümrah kahkahalar attığını hâlâ hatırlıyorum. Bakkaldan minarenin gölgesi almak ne yahu? Sonra işte, Türkçeye çevirmeye başladım Almanca bildiğim her şeyi. Bir dile dışarıdan bakınca çok şeyi merak ediyor insan. En azından ben öyle bir çocuktum. Her şeyi soruyordum. Hiç unutmam, ilk olarak “eli kulağında” ne demek diye merak etmiştim. Bu sözün nereden geldiğini öğrendiğimde ve hep kullandığı halde hiç merak etmeyenlerle paylaştığımda çok mutlu olmuştum. Aynı mutluluk ve hevesle yaşamaya devam ediyorum. Almanya, Türkiye’den güzel olabilir. Nicole Kidman da annemden güzel ama ben annemi iki cihana değişmem... Öyle bir şey biraz da... Yahu bu arada, şimdi böyle hamasi lâflar ediyorum ama bakmayın siz bana... İnsanım en nihayetinde. Hayat bu. Belki kaderin senaryosu değişir, anamı da alır giderim Almanya’ya... Yaşayalım görelim. Şimdilik her şey yolunda...

AA: Çocukken ne olmak istiyordu Yüksel Ünal?

YÜ: İnanır mısınız, kurduğum bütün hayallerin içinde yaşıyorum ben. İçimde ukde kalan hiçbir şey yok desem yeridir. Elbette hayaller kurmaya ve gerçekleştirmeye çalışıyorum ama öyle büyük düş kırıklıklarım yok. Sahnede ilk alkış sesini ilkokul 4. sınıfta duydum. Oyuncu olmak istedim. Sonra yazmak, tasarımlar yapmak, anlatıcı olmak, seslendirme yapmak gibi isteklerim oldu. Şimdilerde oyunculuk, seslendirme, grafik tasarım işleri yapıyorum. Aynı zamanda senaryolar ve makaleler karalamaya çalışıyorum. Bağlama da çalıyorum kendimi ağlatacak kadar. Mesai kavramım yok. Hayatım, sevdiğim şeyleri yaparak geçiyor. Adına iş diyorlar, üstüne bir de ödeme yapıyorlar. Varlık içinde değilim ama mutlu bir insanım ben. Şimdi anladım ki, küçükken en çok mutlu olmayı istemişim galiba.

AA: Aslında oldukça erken yaşta başlamışsınız oyunculuk mesleğine ve bunlara paralel olarak reklam ajansı- metin yazarlığı, seslendirme, radyo programcılığı gibi uğraşlarınız de var. O süreci de sizden dinleyelim.

YÜ: Bilgisayar denen icatla arkadaşımın reklam ajansında tanıştım. İlk yaptığım şey elbette oyun oynamaktı. Ajans sahibi arkadaşım “yahu oyun oynayacağına şunu yapsana” dedi. Bir kartvizit tasarımı... Nasıl yapılır, hangi programda yapılır diye araştırırken, bir yıl sonra kendimi bir eğitim kurumda, grafik tasarım eğitimi verirken buldum. Öğrendiklerim ve doğru yerlerden aldığım örneklerin sayesinde bu işi profesyonel bir meslek olarak hayatıma merkezine oturttum. Elbette iddialı bir grafiker değilim. Sadece bu işi yapmayı seviyorum ve kendimi eğitmeye devam ediyorum. Metin yazarlığı da buna benzer bir hikâyedir. Bütün uğraşlarımın talebesiyim aslında...

AA: Biyografinize baktığımda onlarca dizi, sinema… var. Bunları hatırlayınca ne düşündüğünüzü merak ediyorum.

YÜ: Mutluluk. Isparta gülü için Isparta neyse, Kangal köpeği için Sivas neyse, sahne de benim için o. İster tiyatro olsun, ister sinema, ister dizi. Bütün zorlukları, aksilikleri ve sıkıntılarına rağmen seviyorum. Şöhret denilen sarhoşlukla olgun yaşlarımda tanıştım. Elbette çok tanınmış bir sima olmadım hiçbir zaman ama yine de bunun ne güzel bir duygu olduğunu tanıyacak kadar ünlü olduğum zamanlar oldu. Fakat hiçbir zaman bunun için yaşamadım. Ben sadece oyunculuk yapmaya çalıştım ve çalışıyorum. Bunun için ne gerekiyorsa onun peşinde oldum. Tanınmak ve ünlü olmak gibi boş bir hevesim olmadı. O yüzden, çok mutluyum o dizide bulunduğum, o filmde oynadığım ve o tiyatro sahnesinde yürüdüğüm için...

AA: Oynamayı düşündüğünüz bir karakter oldu mu?

YÜ: Evet oldu. Eminim, onu oynadıktan sonra başka bir karakteri oynamayı isteyeceğim. Her canlı gibi sürekli acıkıyor ve doymaya çalışıyorum. Ardından ne mutlu ki, yeniden acıkıyorum. Şimdilerde, bu galiba yaşımla ilgili, tarihi bir dizide “bilge” olmak istiyorum. Emimin ardından bilgeye soru soran olmak isteyeceğim. Ben dünyadaki bütün karakterleri oynamak istiyorum. Çok mu kaba oldu? Bağışlayın, heveslerimi dizginleyemiyorum. İyi ki işini çok iyi bilenler ve yönetmenler var. Bazen haddimi bildiriyorlar. Zira denendiğim ve tercih edilmediğim projeler de oldu. Olsun. Ben olanlarla mutluyum.

AA: Günümüzde hem sinema hem de dizi sektörü büyük ölçüde dijitale kayıyor. Yani sinema salonlarında ya da evde tv ekranlarında daha az sayıda yeni işler görüyoruz. Siz neler düşünüyorsunuz bu konuda?

YÜ: Hep beraber aynı tencereden yemek yediğimiz, sohbetine doyulmaz sofraları eskitip, ayrı tabaklarda yemeye başladığımız zamanlar vardı. Çay içer, hep birlikte radyoyu açar, arkası yarın dinlerdik. Sonra ayrı tabaklarda yemeye, farklı kahveler içmeye ve radyoyu kapatıp, televizyon seyretmeye başladık. Ah, yeni bir kanal mı açılmış? O kanalda maç, diğer kanalda dizi mi varmış? O zaman yeni bir televizyon daha alalım ve öteki odaya koyalım. Ama çocuklar ne maç ne de dizi izlemek istiyor. E o zaman çocukların odasına da bir televizyon alalım. Aile, aynı evin içinde arada sırada görüşmeye başladı böylece. Aynı evin içinde, ama herkes kendi dünyasında... Ardından cep telefonları girdi hayatımıza ve dijital kanallar. Handiyse bütün insanlık, başını önüne eğdi ve yağan yağmurun, yanı başında üşüyen kedinin ve çatlayan tomurcuğun farkına bile varmadan telefonuna bakmaya başladı. Kulağında kulaklık, gözünde bir ekran körlüğü ile bütün duyularını ve hayatı gücendirdi. Şimdi bu kalabalığa, daha özgür cümleler kuran, daha cömert sahneler sunan, ahlaki ve toplumsal değerleri zorlayan, alışılagelmişin dışında bir şeyler vermek gerekti. Bir filmi ya da diziyi, yatarken, bir taşıtla giderken, otururken, yürürken kulaklık takıp tek başına izleyebilmek, hepimiz için sinemaya gitmekten veya sabit bir cihazdan izlemekten çok daha cazipti. Böylece yepyeni bir pazara kavuşan vahşi kapitalizm, küçük paralar karşılığında, dijital kanallarla, bize inanılmaz bir konfor alanı sundular. Fakat rüzgârın yönü değişiyor, hissediyorum ben. Bu konfor alanına artık doyduğumuzu ve pek tatsız, pek heyecansız olduğunu fark ediyoruz sanki... “bir ağaç gibi tek ve hür” olan bireyin bir ormanda olduğunu hatırlaması müthiş olacak. Ben inanıyorum. Tek başıma, telefon veya televizyonda izlediğim komik filmi, arkadaşlarımla aynı anda izlerken daha çok güldüğümün ve eğlendiğimin fakındayım. Gülmek kalabalık bir eylemdir. Elverir ki, işin başındakiler, kimseyi incitmeyen ve sınırlamayan refleksler geliştirsin. Hep beraber arkası yarın dinleyeceğimiz o günü bekliyorum. İnsanın yanında, bütün teknolojiler ilkeldir. Farkındaysanız soruyu yanıtlamak yerine nobranca demagoji yaptım. Tam anlatamadım ama siz beni anlarsınız.

AA: Kısa kısa soracağım Yüksel Bey. Yetenek mi? heves mi?

YÜ: Hevesin olmadığı yerde yetenek, dünyaya eziyettir.

AA: İzmir mi? İstanbul mu?

YÜ: “Ankara’yı özledim diyorum soranlara... Özlediğim sensin biliyorsun aslında” diyor şair. Ne İzmir ne İstanbul.. Sevdiklerim neredeyse orası bana cennet olur. Ne mutlu ki sevdiklerimin en kıymetlileri İzmir’de...

AA: Tiyatro mu? dizi/ sinema mı?

YÜ: Hepsi. Fakat bir sıralama şartsa, tiyatro eğitimi almış oyuncuların oynadığı, sinema filmi gibi çekilmiş diziler : )

AA: Komedi mi? dram mı?

YÜ: Bunların biri elmaysa, diğeri elma kokusudur. Biri uykuysa diğeri uyanmaktır. İkisinden biri yoksa, ikisi de yok demektir. Sadece gülen ve sadece ağlayan insan, bence biraz eksiktir.

AA: Şeker Ağa?

YÜ: Ah ne kapılar açtı bana. Onu seviyorum.

AA: Tek kişilik gösteri?

YÜ: Tamamen kendime geldiğim yer.

AA: Yeni projeler var mı peki?

YÜ: Hep oluyor, hep olacak... Ben göçerken, muhakkak bir işim yarım kalacak. Durmak yok.

AA: Eklemek isteğiniz bir şey var mı?

YÜ: Birbirimize heves, cesaret ve mutluluk verelim. Mutlu etmediğin yerde mutlu olmanın ne anlamı var?

YORUM YAZ
Diğer Haberler

Mizah yaşamdaki çelişkilerden doğar

Müzik yapmak nefes almak kadar önemli

Hakan Aysev: Benim tek kahramanım Annem

Kendi romanlarımın kapaklarını kendim tasarlayıp yağlıboya tabloya işliyorum

Huzurlarınızda Yücel Erten!

Bu köşeden bir Gürer Aykal geçti…

Arşiv